Tüm Yazılar / Psiko-Onkoloji / İmparatorun Sesi
5 dk okuma

İmparatorun Sesi

Onkoloji Tarihinin En Çarpıcı İkinci Görüşü Üzerine

Mart 1887. Berlin sarayında, Almanya'nın veliahtı Friedrich'in sesi giderek kısılıyordu. Önce sıradan bir nezle sandılar; sonra bir saraylının yorgunluğu. Ne var ki ses geri gelmedi.

Saray hekimi boğazına baktı. Ses tellerinden birinin üstünde küçük bir yara vardı — inatçı, geçmek bilmeyen. Birkaç ufak müdahale denediler; sonuç alamadılar. Almanya'nın en saygın cerrahı çağrıldı. Onun kararı kesindi: bu bir kanserdi, ve tek çare gırtlağın tümüyle alınmasıydı.

O yıllarda bu ameliyat, masaya yatan iki insandan birini hayata döndürmüyordu. Hayatta kalan da sesini sonsuza kadar yitiriyordu. Friedrich'in eşi Victoria — Britanya kraliçesinin kızı — Londra'dan ünlü bir hekimi, Sir Morell Mackenzie'yi Berlin'e davet etti. Tıp tarihinin belki de en ünlü ikinci görüşü böyle başladı.

Mackenzie boğazdan küçük bir parça aldı, dönemin en saygın patoloğuna gönderdi. Cevap geldi: kötü huylu bir şey yok. Mackenzie ameliyata karşı çıktı. Almanlar öfkelendi; alınan parçanın yetersiz olduğunu söylediler. Friedrich ve eşi, Londra'dan gelen hekime güvendi.

Doksan Dokuz Gün

9 Mart 1888 sabahı, buz gibi bir sessizlikle geldi; ihtiyar imparator son nefesini vermiş, bir devir kapanmıştı. Veraset mührü artık Friedrich’in elindeydi. Lakin kaderin en acı cilvesi tam o an tecelli etti: Koca bir imparatorluğun başına geçen bu adamın, hükmünü dünyaya duyuracak bir sesi artık yoktu. Taç, yaralı bir boğazın ve mutlak bir sessizliğin üzerine kondu. Yeni kral boğazına açılan bir delikten nefes alıyor, kâğıda yazarak ülkesini yönetiyordu. Doksan dokuz gün sonra, 15 Haziran 1888'de hayatını kaybetti. Ölümünden sonra yapılan inceleme, Alman cerrahı haklı çıkardı. Hastalık baştan beri oradaydı.

İşin acı tarafı şu: Friedrich yumuşak başlı, barıştan yana bir adamdı; Almanya'yı ılımlı bir yöne çevirme sözü taşıyordu. Yerine geçen oğlu Wilhelm, otuz yıl sonra Avrupa'yı Birinci Dünya Savaşı'na sürükleyen adam oldu.

Bazı tarihçiler hâlâ aynı soruyu sorar: Berlin'deki o ikinci görüş yalnızca bir hastayı değil, bir yüzyılın kaderini de mi değiştirdi?

İki Monolog, Bir Diyalog

Anlatattığım bu hikâye, tıp dünyasının parıltılı bir başarı öyküsü ya da "ikinci görüş" kavramına yazılmış bir güzelleme değildir. Aksine, bir hüsranın güncesidir. Hakikat, 1887 Berlin'inde tüm çıplaklığıyla oradaydı: Londralı hekim yanılmış, Alman cerrah ise haklı çıkmıştı. Neticede bir hasta toprağa verildi, bir aile kederle sarsıldı ve iki ulus arasına yıllarca silinmeyecek bir nifak tohumu ekildi.

Yine de bu yıkım, bir başka kapıyı çalmanın, yani ikinci bir görüşe sığınmanın kıymetinden bir şey eksiltmez. Bilakis, bu trajik son, asıl meselenin ne olduğunu fısıldar bizlere: İkinci görüş, her zaman "mutlak doğruyu" getiren sihirli bir anahtar değildir; o, hekimin kibrini dizginleyen, tıbbın kendi içine dönüp "Acaba?" diye sormasına imkân tanıyan o zarif ve insani gelenektir.

Berlin'deki felaketin sebebi, ikinci bir sesin duyulmuş olması değildi. Felaket; iki büyük zihnin birbirine sağır kesilmesinde saklıydı. Gurur, hastanın iyiliğini gölgeledi; iki farklı ses yan yana geldi ama birbirine karışamadı. Ortada ne bir tartışma ne de bir uzlaşı vardı; yalnızca yankılanan iki ayrı monolog ve kurulamayan o hayati diyalog…

Taraf Seçmek Değil, Taraf Bulmak

Bugün de aslında farklı değil. İkinci görüş, "ilk hekimimin yanıldığını ispatlayayım" arayışı olarak kurulursa, hasta bir taraf seçmek zorunda kalır. Oysa kanser karşısında insanın taraf seçmeye değil, taraf bulmaya ihtiyacı vardır. Yanında duracak insanlar bulmaya. Birden fazla aklın aynı meseleye birlikte eğilmesine.

Polikliniğimde hastalarıma sık sık şunu söylüyorum:

İkinci görüş istemek, ilk hekiminize duyduğunuz güvensizlik değildir. Hastalığınızın ciddiyetine duyduğunuz saygının ifadesidir.

İyi bir hekim, hastasının başka bir hekime danışmasından rahatsız olmaz; aksine bunu ister. Çünkü ağır bir hastalığın yükü, tek bir kişinin sırtında taşınamayacak kadar ağırdır — ne hastanın, ne hekimin.

Friedrich'in hatası ikinci görüş almak değildi. İki görüşü birbiriyle konuşturamamış olmaktı.

Bu yüzden ikinci görüş, yalnızca farklı bir muayene odasına gitmekle tamamlanmaz. Asıl mesele, iki hekimin sizin etrafınızda buluşabilmesidir. Patoloji raporunuzun, görüntüleme çıktılarınızın, daha önce verilmiş tedavi kararlarının yeni hekiminize eksiksiz ulaşması; sorulduğunda ilk hekiminizin ulaşılabilir olması; gerektiğinde iki uzmanın birbirine bir mesaj yazıp "ben şöyle düşünüyorum, sen ne dersin?" diyebilmesi… İkinci görüşü değerli kılan budur.

Hasta olarak yapabileceğiniz en iyi şey, bu köprüyü zorlaştırmak değil kolaylaştırmaktır: dosyanızı toparlayın, raporlarınızı yanınızda taşıyın, iki hekimin de adını ve iletişim bilgisini bilmesini sağlayın. Çünkü iyi bir ikinci görüş, sizinle ilgili iki ayrı dosya değil; sizinle ilgili tek bir konuşmadır.

Doksan Dokuz Gün

Doksan dokuz gün — bir imparatorluk için kısa, bir hasta için uzun, bir hekim için ömür boyu taşınan bir süre. Hayatımızda aldığımız her ikinci görüş, bu sürenin içinde verilmiş bir karardır. Ve her karar, hastalığın kendisi kadar, hekimin alçakgönüllülüğüne de muhtaçtır.

Dr. Murat Karateke Tıbbi Onkoloji Uzmanı