İnsan, karanlığı ilk ne zaman tanıdı bilmiyoruz ama onu tanıdığı anda yalnız kalmadığını biliyoruz.
Mitolojik hikâyeler ve tragedyalar, felaketle o ilk yüzleşmemizi anlatmanın en eski dilidir. İnsan, tek başına taşıyamadığı o ağır gerçekleri anlamlandırabilmek için hikâyelere sığdırır. Pandora'nın Kutusu da böyle bir masaldır; okuduğumuz şey yalnızca tozlu bir efsane değil, insanın çaresizlikle tanıştığı, ruhunun ilk kez kırıldığı o sarsıcı andır.
Efsane odur ki, Pandora'nın ellerine mühürlü bir kutu bırakılır ve kapağını kapalı tutması emredilir. Ama varoluşun en eski, en yenilmez duygusudur merak. Belki de bütün trajedimiz, o engellenemez dürtüyle başlar. Kapağın usulca aralandığı o kısacık anda dünyanın masumiyeti sonsuza dek bozulur; o güne dek adları bile bilinmeyen hastalık, acı, dipsiz bir korku, keder ve ölüm yeryüzüne saçılır.
Bu efsaneyi ölümsüz kılan, felaketlerin yeryüzüne saçılması değildir. Asıl sarsıcı olan, o andan itibaren insanın hayatla kurduğu o masum bağın kopması, bir daha asla "eskisi gibi" olamayacağı gerçeğidir. Çünkü bazı gerçekler bir kez yüzünü gösterdiğinde, zaman bir daha geriye akmaz.
Pandora dehşet içinde o kapağı kapattığında, en dipte, o zifiri karanlığın içinde dışarı sızamamış tek bir şey kalır: Umut.
Umut, çoğu zaman yanlış anlaşılır. Onu büyük bir ışık, güçlü bir duygu ya da her şeyi düzeltecek bir güç olarak düşünmek kolaydır. Oysa umut çoğu zaman çok daha küçük, daha sessiz ve daha inatçı bir şeydir. Gürültü yapmaz. Kendini ilan etmez. Mucizeler vaad etmez fakat en karanlık günde bile, bir yere gitmeyeceğini fısıldar.
Her insan, günün birinde o kapağın kendi üzerine açıldığı anla tanışır. Bu bir veda, bir hastalık ya da dudaklardan dökülen ağır bir cümle olabilir… O an, hayatın sürekliliği kırılır. Öncesi ve sonrası ayrılır. Tanıdık olan her şey bir anda yabancılaşır.
İşte tam o eşikte insan, devasa bir korkuyla aynı odada nefes almayı öğrenmek zorunda kalır.
Umut, karanlığı bir anda yutmaz; ama o zifiri karanlığın içinde kör olmanızı engeller. İnsanlık tarihi boyunca şifa arayışının hiç bitmemesinin nedeni de budur. Çünkü insan sadece acıdan kaçmaz; tutunacak bir kök, inanacak bir anlam ve en önemlisi, yola devam edecek bir neden arar.
İşte kutunun dibinde kalan o inatçı umut, efsanelerin sisli dünyasından çıkıp zamanın içinde sessizce yolculuk eder. Ve gün gelir, ete kemiğe bürünerek tarihin gerçek bir sahnesinde yeniden yüzünü gösterir…
Yüzyıllar evvel, Anadolu'nun batısında, sırtını Spil Dağı'na yaslamış Manisa'da bir hastalık öyküsü yankılanır. Bu hikâye kâğıt üzerinde altın varaklı bir saray odasında, ipek döşeklerin arasında başlamış gibi görünür. Oysa kökleri çok daha derinlerde bir yerdedir; insanoğlunun o hiç değişmeyen, zamanı aşan "şifa" arayışından doğar.
Cihanı titreten Yavuz Sultan Selim'in zevcesi, yeryüzüne ihtişamıyla hükmedecek "Muhteşem" Süleyman'ın annesi Valide Hafsa Sultan hastadır.
Bütün o imparatorluk gücünün, yenilmez orduların ve altın taçların hükmünü yitirdiği o yatakta; o kudretli kadın, hastalık karşısında çaresizce şifa bekleyen bir insandan farksızdır. Kapıda bekleyen hekimlerin, saray muhafızlarının ve koskoca bir imparatorluğun o anki tek gerçeği, bir annenin acıyla yutkunuşuna kilitlenmiştir.
Onun kim olduğu, taşıdığı unvanlar ya da bulunduğu yer, o anın içinde anlamını yitirir. Çünkü hastalık, insanı her zaman en sade haline indirir. Beden ağırlaşır, zaman yavaşlar ve insan, kendisiyle baş başa kalır.
Odada yalnızca bir hasta yoktur aynı zamanda bir bekleyiş vardır. Bir şeyin değişmesini bekleyen ama neyin, nasıl değişeceğini bilmeyen bir bekleyiş…
Başucunda oğlu Süleyman durur. Henüz "Muhteşem" sıfatını kuşanmamış bu genç şehzadenin gözlerinde, yüzyıllardır o hastane koridorlarında hiç değişmeyen o tanıdık bakış vardır: Sevdiğinin eriyip gidişini izleyen, uğruna dünyaları yakabilecek gücü varken o yataktaki acıya karşı hiçbir şey yapamayan bir evladın çaresizliği…
İşte tam bu sessiz kıyametin ortasında, insanın o en kadim, en inatçı refleksi uyanır: Arayış.
O arayışın cevabı olarak karanlığı yaran bir hekim çıkar ortaya; Merkez Efendi.
O yalnızca dönemin tıp ilmine hâkim sıradan bir tabip değil; toprağın dilini, rüzgârın fısıltısını ve nebatatın sırrını okuyabilen bir şifa bilgesidir.
Bu hikâyede onu efsane yapan şey ezberlediği kitaplar değil, o kapkara çaresizliğin karşısında pes etmeyişidir. Yüzünü tabiata döner. Unutulmuş köklere, kadim baharatlara, toprağın hafızasını taşıyan tohumlara ve kokulara bakar. Çünkü bilir ki yeryüzündeki her bir yaprak, binlerce yıllık bir şifa bilgisini damarlarında saklar.
Kırk bir farklı baharat, kırk bir farklı umut gibi yan yana gelir. Zencefilin keskinliği, tarçının sıcaklığı, çörekotunun kadim sırrı, karanfilin nefesi… Kendi başlarına doğanın mütevazı birer parçası olan bu tatlar, Merkez Efendi'nin ellerinde birleşerek devasa bir bütüne kavuşur.
Ortaya çıkan şey sadece tıbbi bir reçete değildir. Çaresizliğin ortasında insanın kendi elleriyle yaktığı bir ateştir; "Ben de bir şey yapıyorum" deme çığlığıdır.
Efsane odur ki, Valide Sultan iyileşir. Gel gelelim bu hikâyeyi asırlardır dilden dile taşıyan şey bu iyileşme anı değildir. Asıl efsane, onun aldığı o sarsıcı kararla başlar: Bu şifa, sadece bir sultana ayrıcalık olmayacaktır.
Tarihe "Mesir Macunu" olarak kazınacak olan bu karışım, baharın uyandığı Nevruz gününde Sultan Camii'nin kubbelerinden halkın üzerine saçılır.
İnsanlar ellerini gökyüzüne uzatır. Bu, sadece tatlı bir macunun dağıtımı değildir; bu, saraydan sokağa taşan umudun ve şifanın herkese eşit pay edilmesidir.
İnsan, karanlıkta yalnız başına iyileşeceğine inanmak istemez. İyileşme, kalabalıklara karıştığında, paylaşıldığında gerçek anlamına kavuşur.
Sonra zaman akar. Yüzyıllar devrilir, saraylar eskir, insanlığın boğuştuğu hastalıkların adı değişir ama o soğuk odalarda insanın kendi çaresizliğine karşı başkaldıran sorusu hiç değişmez: "Ben ne yapabilirim?"
Bugün bu soru başka yerlerde sorulmakta. Hastane odalarında, polikliniklerde, tedavi süreçlerinin içinde… İnsanoğlu, hâlâ aynı ihtiyacın peşinde. Yalnızca tedavi olmak değil, sürecin bir parçası olma isteği.
Bilim ilerledi artık hastalıklar daha iyi anlaşılmakta, tedaviler daha sistemli uygulanmakta fakat insanın içindeki o eski ihtiyaç hâlâ yerli yerinde durmakta.
Mesir Macunu'nun hikâyesi, bu yüzden yalnızca geçmişe ait değil. Bu hikâye, insanın şifa arayışının zamansız bir ifadesidir.
Çünkü insan, ne kadar değişirse değişsin gelişirse gelişsin, karanlıkla karşılaştığında aynı şeyi yapmakta: Bir yol aramakta. Ve o yolu, çoğu zaman tek başına değil, başkalarıyla birlikte yürümek istemektedir.
İşte "Havan ve Neşter" adını verdiğim bu yeni yazı dizisi, tam da bu ortak yürüyüşün, o eski "Ben ne yapabilirim?" sorusunun bugünkü klinik karşılığıdır.
"Havan", insanın yüzyıllardır topraktan şifa devşirdiği o masum ve inatçı umut arayışını; "Neşter" ise modern bilimin keskin, tavizsiz ve hayat kurtaran gerçeğini temsil ediyor.
Bu seri boyunca tamamlayıcı tıbbın onkolojideki yansımalarını, poliklinik kapılarında fısıldanan bitkileri, mucize vadeden kürleri, destekleyici tedavileri ve geleneksel yöntemleri ele alacağız.Amacımız hastanın doğaya uzanan o insani iyileşme arzusunu yargılamak ya da reddetmek değil; havanın içindeki o kadim umudu, neşterin bilimsel ve güvenli sınırları içinde şefkatle dengeleyebilmektir.
Çünkü insan yol arar; ama o yolda karanlıkta kaybolmamak için, umudun olduğu kadar bilimin de pusulasına ihtiyaç duyar.
Gelecek yazımızda, bu destekleyici yollardan ilkini konuşmak üzere…